Turizm dünyanın pek çok ülkesi için çok önemli bir gelir kaynağı. Tabi bir yandan da bir ülkenin marka değerine katkı sağlayan en önemli sektör…
Fransa deyince herkesin gitmek istediği bir destinasyon akla geliyor değil mi?
Fransız malı olunca da ister istemez dünyanın bir köşesindeki insan o ürünü almakla Fransa’ya gitmiş gibi hissediyor sanki ne dersini?
Starbucks kahve içen, Amerikan hamburgeri yiyen, soğu kola içen gençlerde aslında biraz da filmlerde, dizilerde gördükleri Amerikan yaşam tarzını kıyısından köşesinden bile olsa hissetmek yatıyor. Hepsi merak ediyor, Amerika’ya gidemiyorlar bari Amerikalı gibi beslensinler değil mi?
Bunları batı özenticiliği olarak eleştirenlerden farklı düşünüyorum.
Bu girişin ardından gelelim turizmin dünya üzerindeki son durumuna…
Öncelikle kitle turizmi nedeniyle bazı ülkelerin başı belada artık…
Turizm gelirleri filan iyi hoş da bu durum artık yerleşik vatandaşları fazlasıyla rahatsız ediyor, zira keyifli eşik aşılmış durumda…
1 milyon kişinin yaşadığı bir kente yılda 1 milyon turist gelirse bu büyük bir sorun olmaz elbette, ama 10 milyon turist gelmeye başladığında artık yerleşiklerin huzuru kaçıyor demektir. Turizmden para kazananlar mutlu olabilir ama artık gayrimenkullerin aşırı değerlenmesi, kiraların yükselmesi nedeniyle herkes için hayat zorlaşmaya başlıyor.
Öğretmenler, kamu çalışanları gibi sabit geliri olanlar bu tarz merkezlere gitmek istemiyorlar. Düşünsenize, 60-70 bin lira maaşı olan bir devlet memuru Bodrum’a atandığı zaman ne yapacak? İnanın aynı sorunlar kitle turizmi olan her yer için geçerli.
Yunanistan bunu biraz daha akıllıca yönetiyor gibi görünüyor. Elbette onlarda da sorun var ki Atina’da halk isyan etmiş durumda…
Buradan nereye geliyoruz? Sürdürülebilir turizm…
Sadece çevreyi korumak, enerji, su tasarrufu değil mesele.
Çalışanlar mesela… Şimdi bir haber var turizm çalışanları haftada bir gün izin yapamayacaklar diye…
Arkadaşlar, sabahın köründen gecenin yarısına kadar bizim rahatımız, refahımız için çalışan emekçilerden söz ediyoruz. Tabi gazetecilerin de gecesi gündüzü yok o ayrı…
Sezonluk çalışanlar nasıl anlaşma yapıyorlar bilmiyorum ama 12 aylık çalışanlar, dönem dönem işyeri ile dayanışma içinde ihtiyaç olunca eminim pek çok taviz veriyorlar. Ama insanların haftada 1 gün olsun dinlenme hakkını gasp etmek bana doğru gelmiyor. Bu şekilde çalışan bir personel gün gelir daha fazla dayanamaz ve çeker gider ya da sağlığını kaybeder.
Bakın eğer bir iş zamanında bitmiyorsa ya işte sorun vardır ya da işi yapanda derim hep. Sorun işteyse zorunu çözmek yöneticinin, patronun işidir. Sorun çalışandaysa o zaman istihdam kriterleri sorunlu demektir. Doğal olarak maaşı az vereyim dersen onu alacak olanla çalışırsın.
Kalabalık da belli bir sınırın ötesinde keyifli olmaktan uzaklaşıyor…
Yerleşikler İspanya’da, Fransa’da artık daha fazla turist istemiyorlar. Marmaris’ten gelen görüntüler yıllardır süren bir gerçeği gözümüze soktu. İnşaat yapılması yasak olan turizm sezonunda inşaatlarda çalışanlar turizm sektörüne destek veriyor, sonuç da böyle oluyor haliyle.
Turizmin sürdürülebilirliği destinasyonun selameti açısından da önemli.
Bir anda kitlelerin akın ettiği destinasyonlar yıllar içinde tahrip oluyor, tarumar ediliyor ve geriye bir mezbelelik kalıyor. Köhneleşmiş, enkaz haline gelmiş bir turizm ülkesi haline gelmek istemiyorsak acilen önlemler almak zorundayız.
Öncelikle her lokasyonun belirli bir lotası olmak zorunda. Söz gelimi Bolu Yedigöller bölgesi… Bir avuç arazi ama gelin görün ki belirli tarihlerde özellikle de hafta sonu ise binlerce insan, yüzlerce ve hatta binlerce araç oraya ciddi bir zarar veriyor. Uzmanlar gidip oraya her dönem gelebilecek maksimum insan sayısını belirlemeli ve oraya o sayıdan fazla insan alınmamalı. Yedigöllere gidecek herkes online rezervasyonunu yapmalı, kapandığı andan itibaren başkası gelememeli. Bunu Patara için de Amasra için de kullanabiliriz.
Ağrı Dağı mesela, Türkiye’nin hakkaniyetle kullanamadığı en değerli destinasyonlarından birisi. Kerelerce çıktığım, arama kurtarma da yaptığım için gözlemleme şansım oldu. Eskiden askeri izinlerle çıkılırdı, hala Türkler için bir izin prosedürü var ama dağa bir gidiyorsunuz İranlılar işgal etmiş… Abartmıyorum, yüzlerce İranlı Ağrı dağına tırmanıyor, çok iyiler bu arada…
Ancak Ağrı dağı özel turizm koruma bölgesi ilan edilmek ve parkurlara önüne gelenin dangıl dungul girmesini önlemek lazım. Yaşadığım bir deneyim, AKUT lider kadrosuyla İstanbul Erkek Lisesi 125. Yılı tırmanışı yaptık. 4200 metre kampına çıkarken bir kaza olduğu ve İranlı bir kadının düşerek kafasını vurduğunu öğrendik. Hemen bizim ekip organize oldu, sıradan dağcıların 2 saatte çıkamayacağı irtifaya 1 saatten az sürede çıktılar ve gerekli önlemleri alarak kazazedeyi kar kulvarından yarım saatte 3200 metredeki yeşil kamp yakınların indirdiler. Dağda yaralı taşımak çok zordur. Bu hızlı operasyon sayesinde o kadının yaşamı kurtuldu. Ama Türkiye, kendisi için kirlilikten başka bir katkısı olmayan bir turizm aktivitesi için masraf yaptı, fedakârlık yaptı. Binlerce kişinin arkalarında bıraktığı kirlik konusunda tek kelime etmeyeceğim, malum dağda tuvalet yok, gerisini siz hayal edin…
Ağrı dağına çıkacak herkesin bir şekilde Türkiye Cumhuriyeti güvencesi altında olmasının bir bedeli olmak zorunda. O bedeli TC vatandaşları vergileriyle zaten ödüyorlar ama diğer ülke vatandaşları da bu anlamda kayıt dışı faaliyette bulunmamalıdır.
Yakında Hakkâri Cilo/Sat dağlarında turizm faaliyetleri başlayacak, hatta başladı bile sanırım.
O bölge iyi yönetilirse İsviçre’ye rahmet okutur. Gerek outdoor turizmi, dağcılık, trekking gerekse de kışın kayak gibi…
Ancak alt yapının yapılması ve yatırımların çok iyi planlanması lazım. Tutup doğayı betonlaştırmadan, değerli bir turizm destinasyonu kurulması gerekiyor. Türkiye’deki yerleşik halkın çok da turizm sektörüne aşina olmadığını belirtmek lazım. Yunanistan’da hemen her aile turizm işinde sanki, adamlar bir turizm ülkesi. Lokantaların çoğu aile işletmesi, keza küçük oteller de öyle… Halkın turizm işine alıştırılması lazım. Daha kendisi tatil gitmemiş, otelde kalmamış ya da adam gibi bir restoranda yemek yememiş insanlardan turizm için çalışmasını bekleyemezsiniz.
Çok başarısız örneklerini 50 yıldır Kaçkar dağlarında yaşıyoruz. Dağın kuzeyindeki Ayder yaylası ne kadar deforme olduysa güneyindeki Yaylalar köyü (Olgunlar mahallesi) o kadar doğasını ve kimliğini korudu. Starbucks yok ama zaten kimse de oraya kötü kahve içmeye gitmiyor…
Sürdürülebilir turizm için yerleşik yöre sakinlerinin kesinlikle sürede dahil edilmesi de önemli bir nokta…
Daha yazılacak çok şey var, başka yazılara artık… Sağlıcakla kalın.









