Budapeşte benim için her zaman tarihi, mimarisi, kültürü, gastronomisi ile kendimi rahat ve mutlu hissettiğim bir kent olmuştur. Budapeşte kenti adeta turizm için var edilmiş; gelen ziyaretçilerin en pratik, en kolay şekilde erişimini, konaklamasını, yemesini, içmesini, gezmesini sağlayan harika bir şehirdir. Bunun sonucunda 2025 yılında 7 milyonu yabancı, 1.1 milyonu yerli olmak üzere 8.1 milyon turist kenti ziyaret etmiştir.
Bu güzel kenti tek bir yazıda anlatmak için çok uğraşmama rağmen başaramadım. Budapeşte, Tuna Nehri'nin iki yakasının iki ayrı şehri Buda ve Peşte'nin 1873 tarihinde resmi olarak birleşmesiyle günümüzdeki "Budapeşte" metropolünü oluşturmuştur. Sanayi devrimi sonrası hızla gelişen Peşte ve tarihten gelen idari ve aristokratik kimliğini koruyan Buda tarafını iki ayrı yazıda anlatmaya karar verdim. Birinci yazıda Budapeşte ve Macaristan hakkında genel bilgilerden sonra beraberce şehrin sessiz zirvesini, yüksekte yer alan sarayını ve kalesi ile aristokrat Buda’yı gezeceğiz.
Ferenc Liszt Uluslararası Havalimanı olarak da bilinen Budapeşte Havalimanı , Budapeşte şehir merkezinin yaklaşık 20 km güneydoğusunda yer alıyor. Macaristan'daki en büyük ve en önemli uluslararası havalimanıdır ve yılda 14 milyondan fazla yolcuya ev sahipliği yapmaktadır. Budapeşte Havaalanı şehir merkezi ulaşım konusunda benim tercihim MiniBud transfer olmuştur. Konforlu, lüks minibüslerle havaalanından otelinizin kapısına kadar sizi yarım saatte ulaştırıyor ve aynı şekilde dönüşte otelinizden havalimanına götürüyor. Alternatif olarak 100E ve 200E nolu otobüsleri kullanabilirsiniz. 100E Terminal 2'den şehir merkezindeki Deak Ferenc Meydanına sizi yaklaşık 45 dakikada götürüyorken 200E otobüsüyle önce Kobanya-Kispest tren istasyonuna gidiyor oradan aktarma yaparak 3 numaralı Metro hattını kullanarak şehir merkezine ulaşabilirsiniz . Bu yolculukta 50 dakika sürmektedir.
Orta Avrupa'nın ve Avusturya Macaristan İmparatorluğunun üç büyüleyici başkentinden ve "Tuna'nın İncileri"nden "Üç Kız Kardeş"en küçüğü olan Budapeşteyiz. Büyük kız kardeş Viyana’nın ağır başlılığına, Ortanca kardeş Prag’ın tüm gizemine karşın Budapeşte canlı ve hayat doludur. Sempatiktir, güzel ve tutkuludur.
Macarca Urallar dil ailesinden gelmesi nedeniyle Hint-Avrupa dillerini konuşanlar için kulağa çok yabancı geliyor, Dil ne kadar egzotik olursa olsun, Macarlar Avrupa'da derinden kök salmış bir halk ve Magyar halkı 1100 yıldır Karpat Havzasına yerleşik yaşam sürmektedir. 2004'ten bu yana da Avrupa Birliği'nin bir parçasıdır. 10 milyon nüfuslu Macaristan, Avusturya, Slovakya, Ukrayna, Romanya, Sırbistan, Hırvatistan ve Slovenya ile sınırı vardır. Ülkenin en büyük şehri iki milyonluk nüfusuyla başkent Budapeşte'dir ve Tuna nehri kenti ikiye ayırır. Kale tarafı Buda iken yeni kent tarafı peşte olarak bilinmektedir.
Macaristan Prensliği 9. yüzyılda kurulan, ilk belgelenmiş Macar devletidir. Bu, Macaristan’ın ne denli köklü bir tarihsel geçmişe sahip olduğunu göstermektedir. Macaristan kurulduğunda henüz bağımsız bir Fransa ve Almanya devleti yoktu. Arpad, Macar kabilelerini bir araya getirerek konfederasyon kurmuştur. Arpad ile başlayan hanedanlık nedeniyle Macarlar, Arpad’ı ülkenin kurucusu olarak kabul ederler. Osmanlı, Kanuni Sultan Süleyman zamanında 1526 yılında Mohaç’ta Macaristan karşısında zafer kazanmış; ancak Osmanlı Devleti Budin’i tam olarak 1541 yılında fethederek kendine bağlı eyalet hâline getirmiştir. Macaristan, Osmanlı Devleti'nin elinden Karlofça Antlaşması ile çıkmış; 1718 yılında imzalanan Pasarofça Antlaşması'yla ise son toprak Temeşvar da kaybedilmiş ve Macaristan yaklaşık 150 yıl süren egemenlik devrinden sonra bütünüyle Osmanlı'dan ayrılmıştır.
Budapeşte şehrinin bugünkü halini alması İkili Monarşinin 50 yıllık dönemine dayanmaktadır. Bu dönem sadece Budapeşte’nin değil Avrupa tarihinin de en şaşırtıcı kültürel ve ekonomik gelişimlerinden birini oluşturur. Çarpıcı bir kubbe, balkon ve kafesli bronz kapılar şehri olan Budapeşte'nin neredeyse tamamı bu dönemde inşa edilmiştir. Şehir; dikkate değer bir bilim insanı, sanayici, şair, ressam ve filozof nüfusu yaratmıştır.
Birinci dünya savaşı öncesi Macaristan çok önemli bir ülkeydi ancak topraklarının% 72'sini kaybetti. Macarlar kendilerini birden çok devlet arasında bölünmüş halde buldular. Macarların% 31'i savaştan sonra kendilerini Romanya, Çekoslovakya ve Yugoslavya'da azınlık olarak sınırlarının dışında buldu. Macarlar Birinci Dünya Savaşı sonrası imzalanan en ağır ve cezalandırıcı Antlaşmayı imzalamak zorunda kaldılar. Barış sadece 20 yıl sürdü ve 2. Dünya Savaşı patlak verdi. Macarların Nazi Almanya’nın tarafında İkinci Dünya Savaşı'na katıldılar çünkü Hitler, onlara topraklarının geri verilmesini teklif eden tek Avrupalı devlet adamıydı. Macaristan, 1. Dünya savaşında olduğu gibi 2. Dünya Savaşı'nın da kaybeden tarafındaydı. Fransız ve İngiliz diplomatlar, ülkenin üçte ikisini bölerek intikamlarını aldılar. Macarlar aynı zamanda savaş tazminatı ödedi ve tüm limanlarını, büyük doğal kaynaklarını, endüstrisini, demiryollarını ve diğer altyapısının yüzde 90'ını kaybetmişlerdi. Bu Macarlar için tarihi bir travmaydı bundan toplumsal olarak kurtulabildiklerini söylemek çok zor. Önce Nazil dönemi ardından da Sovyetlere dayanan dönemlerde yaşananlar Macaristanlılar için iki uç deneyim yaşadılar. 1956'da Macarlar Stalinci yönetime karşı ayaklandı. Sovyetler askeri güçle ayaklanmayı sert bir şekilde bastırdı. 1956 Ayaklanmasını Batı Bloku Devrim olarak nitelerken SSCB Cephesi karşı devrim girişimi olarak değerlendiriliyordu. 1989 yılındaki Doğu Bloku'nun yıkılmasının ardından 1989 tarihinde yapılan Anayasa değişikliği ile Parlamenter demokrasi rejimine geçen Macaristan önemli bir değişim sürecine girmiş AB ve NATO üyesi olmuştur.
Budapeşte'yi keşfetmenin en iyi yolu yürümektir. Bu durum pek çok kent için geçerlidir ancak Budapeşte için bu olmazsa olmazdır. Şehrin sokaklarında saklı ayrıntıları gerçekten keşfetmenin tek yolu Budapeşte’de yürümektir. Budapeşte gezisinin sizde bir iz bırakması için önemli turistik yerler ve daha az bilinen noktaların karışımından oluşan bir gezi planı uygularsanız Budapeşte gezisi unutulmaz bir deneyime dönüşecektir.

Budapeşte’de tercih edilebilecek 3 tane hop-on hop-off şirketi bulunuyor. Bunlar Big Bus, Hop-On Hop-Off ve City Sightseeing. Eğer 3 ya da 4 gün kalacaksanız bunları kullanabilirsiniz; Budapeşte’de gezilebilecek turistik tüm noktalara uğruyor ve istediğiniz durakta inip gezip tekrar duraktan gelen otobüsle diğer durağınıza gidebiliyorsunuz. Şehri keşfetmek için kendi güzergahınızı kendiniz oluşturun; istediğiniz yerde inip gezip tekrar binerek 2 günde Budapeşte’nin görülmesi gereken yerlerini görebilirsiniz. Bu turlarda Tuna turu ve gece gezisi de bulunmaktadır. Metro kullanmaya ihtiyaç duymuyorsunuz. Ayrıca Budapeşte’de taksi iyi bir seçenek değil. Mutlaka uzun yürüyüşler yaparak Budapeşte’yi keşfetmeyi ihmal etmeyin. Ben sadece ilk gidişimde kullanmıştım ve sonraki gezilerimde bu otobüslere de ihtiyaç duymadım.
Konaklama tercihim her zaman Tuna Nehri'ne yakın, yürüme mesafesinde ve Peşte tarafında olmuştur. Görmek isteyeceğiniz pek çok yapı ve yer nehrin iki kenarında veya onların paralelinde yer almaktadır. Budapeşte’nin iki yakası Buda ve Peşte, Tuna Nehri'nin iki yanına sıralanarak adeta gezmek ve görmek için tasarlanmıştır. Budapeşte adeta bir film platosu, bir sahne setine benziyor. Dik tepelerin üzerine kurulmuş Buda; genişleyen Kraliyet Sarayı ve nehre dalan sivri uçlu kayalıklara oyulmuş kalesiyle dikkat çekici ve kente hâkim bir noktada bulunuyor. Budapeşte’de mutlaka görülmesi gereken yerler; kale ve muhteşem mimarisiyle Parlamento binasıdır. Parlamento binası Westminster'ı bile gölgede bırakmaktadır. Sivri uçlu, Gotik kemerli bina, şehrin kalbi olan, kirli gri akan Tuna'ya bakmaktadır. Gezdiğim kentler arasında gezmesi en kolay ve içeriği dolu dolu kentlerin en başlarında yer alıyor.
KÖPRÜLER
Budapeşte, Tuna Nehri üzerinde şehri Buda ve Peşte olarak ikiye ayıran ve her biri kendine özgü bir tarihe ve mimariye sahip 13'ü kara, 2'si demiryolu köprüsü olmak üzere toplam 15 köprüye ev sahipliği yapmaktadır. Bu köprülerin en meşhuru, şehrin simgesi hâline gelmiş olan Széchenyi Zincirli Köprüsü'dür. 1849 yılında açılan köprü, şehrin ilk kalıcı köprüsüdür. İngiliz mühendis William Tierney Clark tarafından tasarlanmıştır ve girişlerindeki görkemli aslan heykelleriyle tanınır. 2023 yılındaki büyük restorasyonun ardından artık özel araç trafiğine kapalıdır; yalnızca yayalar, bisikletliler, otobüsler ve taksiler tarafından kullanılabilmektedir. Özgürlük Köprüsü (Szabadsag hid), 1896 yılında Milenyum kutlamaları için inşa edilen, yeşil renkli demir yapısı ve tepesindeki mitolojik Turul kuşu heykelleriyle dikkat çeken Art Nouveau tarzı bir köprüdür. Margit Köprüsü (Margit hid), 1876'da açılan ve şehri Margit Adası'na bağlayan üç yönlü, kendine has 165 derecelik bir açıya sahip köprüdür. Fransız mühendis Ernest Goüin tarafından tasarlanmıştır ve Parlamento Binası'nın en iyi manzaralarından birini sunar. Erzsébet Köprüsü (Erzsebet hid): Adını İmparatoriçe Sissi'den alan bu modern görünümlü beyaz asma köprü, Tuna'nın en dar noktalarından birinde yer alır. II. Dünya Savaşı'nda yıkılan orijinal süslü yapısının yerine 1964 yılında daha minimalist ve modern bir tasarımla yeniden inşa edilmiştir.


Buda Kalesi'ne çıkmak için Peşte tarafından köprülerden birinden karşıya geçtikten sonra Clark Adám Meydanı'nda kısa bir mola verip “0” kilometre heykelini görebilirsiniz. Ülkede Budapeşte'ye giden tüm kara yolu mesafelerinin ölçüldüğü referans noktasını simgelemektedir. Aslen Kraliyet Sarayı'nın yanındaydı ve 1932'de Zincir Köprü inşa edildiğinde bugünkü yerine taşındı. Bu ilginç ama gösterişsiz taş, sizi Castle Hill'e çıkaran fünikülerin önünde bulunmaktadır.
Buda Kalesi Tepesi Füniküleri, özellikle çocuklarla veya yaşlıların kaleye çıkması için en kolay ve hızlı yoldur. Füniküler, 50 metre yükseklikte 95 metrelik bir güzergah üzerinde çalışır ve iki tramvay arabasına sahiptir. Yolculuk süresi sadece birkaç dakikadır. Turistler yaz döneminde önünde uzun kuyruklar oluştururlar. Ben size yine de kaleye o muhteşem doğa, ağaçlar ve yeşillikler içinde yürümenizi tavsiye edeceğim.

BUDAPEŞTE KALESİ ve CASTLE HILL
Buda Kalesi sadece kale olarak nitelenemez. İçindeki yapılar, saray, müzeler, kiliseler, yaşayan kent, mahzenler ile gününüzü geçirebileceğiniz harika bir alandır. Biraz da olsa tarih ve gezi merakınız varsa mutlaka gidilmesi gereken yer Castle Hill ve Budapeşte Kalesi'dir. Şehrin bu bölgesi UNESCO Dünya Mirası Sit Alanı'dır. Şehrin en önemli Orta Çağ yapılarının ve anıtlarının çoğuna ev sahipliği yapmaktadır. Castle Hill bölgesinde ziyaretçiler, Macar Ulusal Galerisi'nden Budapeşte Tarih Müzesi'ne kadar her şeyi görebilirler. Ancak gezginlerin ilgisini en çok çeken şey belki de Buda Kalesi'dir. Kanuni Sultan Süleyman, Mohaç Savaşı sonrasında Budin’de bulunan Herkül, Apollon ve Diana heykelleri ile o dönemin en ünlü Corvina Kütüphanesi'nden birçok cilt kitabı da İstanbul’a taşıtmıştır.

Heykeller Pargalı İbrahim Paşa’nın himayesindeydi ve Pargalı İbrahim Paşa Sarayı'nın tam karşısına, At Meydanı’na yerleştirildi. Ancak İslam inancı ile heykelin bağdaşmaması nedeniyle kısa sürede tepkiler gelmeye başladı. İlk kez insan suretinde heykeller gören halk büyük bir şaşkınlık yaşadı. Kanuni Sultan Süleyman durumun farkında olsa da görmezden geldi. Dönemin iktidar çekişmeleri, Pargalı’yı gözden düşürme gayreti ve Hürrem Sultan'ın el altından tahrikleri ile harekete geçirdiği gruplar, İbrahim Paşa'nın putperest olduğu algısını oluşturdu. Kanuni, İbrahim Paşa'yı boğdurduktan sonra halk heykelleri yaktı ve parçaladı.


1541'de Buda'nın Osmanlı’ya direnişsiz teslimi sonrasında Alman ve Macar nüfusu şehri terk etti; Habsburg Krallığı'na sığındılar. Osmanlı İmparatorluğu'ndan ve Balkan Yarımadası'ndan gelen göçmenler yerlerine yerleştirildi. Osmanlı yönetimi sırasında Yahudi ve Çingene ailelerinden oluşan nüfusun oranı artış göstermiştir. Kalede yer alan saray; Osmanlı tarafından kışla, depolama yeri, ahır ve barut deposu olarak kullanıldı ve kaderine terk edildi. Osmanlı'nın Macaristan’ı kaybetmesi sonrası saray, birkaç kez yenilenerek adeta yeniden inşa edildi. 18. yüzyılın ortalarında Kraliçe Maria Theresa ve 1867'de Franz Joseph, sarayı Neoklasik Barok tarzında yeniden inşa etti. Saray, İkinci Dünya Savaşı sırasında hasar gördü ancak kapsamlı bir restorasyon sayesinde dış cephelerin çoğu bozulmamış durumdadır. Bugünkü haliyle, 200'den fazla odası olan, 18. yüzyıldan kalma muazzam bir yapıdır.

Kalede yer alan Milli Szechenyi Kütüphanesi, aralarında Orta Çağ dönemine ait el yazması eserlerin de bulunduğu 13 milyondan fazla materyale ev sahipliği yapıyor. Kütüphanedeki en önemli koleksiyonlardan biri, Avrupa'da ilk Rönesans kralı olarak bilinen Matyas Corvinus'un el yazması eserlerinden oluşan Corvina Kitaplığı koleksiyonu (Bibliotheca Corviniana) ‘dur.
Kral Matthias'ın ölümünden sonra ve özellikle Osmanlı Türklerinin 1541'de Buda'yı fethinden sonra kütüphane dağıtılmıştır. Sultan Süleyman'ın emriyle o tarihte Avrupa’nın en mükemmel kütüphanesi olan Corvinus Kütüphanesi’ndeki ciltli eserler, diğer ganimetlerle birlikte gemilere yüklenerek Tuna üzerinden İstanbul’a, Topkapı Sarayı’na gönderilmiştir. Buda’dan alınan bazı eserlerin 1550'lerde İstanbul piyasasında satılması, bunların İstanbul’a geldiğini kanıtlamaktadır. Topkapı’daki koleksiyon, III. Murad dönemindeki (1574-1595) ekonomik kriz sebebiyle dağılmıştır. Birçok yazma, 1687’de hizmetliler tarafından Saray’dan çıkarılarak satılmış ve bunlar Paris’teki Millî Kütüphane’ye gitmiştir.


Kale Tepesi'ndeki en çok fotoğraflanan noktalardan biri olan Matyas Corvinus Çeşmesi'ne Budapeşte Tarih Müzesi ev sahipliği yapmaktadır. Kral Matyas, Viyana'yı fethettiği ve 1400'lerin sonlarında Macaristan'ı Altın Çağı'na taşıdığı için Halkın Kralı olarak kabul edilir. Ulusal Galeri'nin girişinde, Osmanlılara karşı savaşan Polonyalı general Jan Sobieski'nin atlı heykeli bulunmaktadır.

.
Buda'nın Eski Belediye Binası, 1873'te Buda ve Pest birleştiğinden beri kullanılmamasına rağmen hâlâ ayaktadır. Hemen yanındaki Kraliyet Şarapları Evi ve Mahzen Müzesi'nde 13. yüzyıldan kalma eski kraliyet şarap mahzenleri bulunmaktadır. Burada Macar şarapları tadımı yapılabilmektedir. Tadımlar, bir et ve peynir tabağı ile birlikte sunulmaktadır. Tadıma katılmasanız bile, müzenin antik tünellerini dolaşmaya zaman ayırmak gerekir. Buda Kalesi Labirenti, her ikisine de uzanan Buda Kalesi Bölgesi'nin altındaki mağara ve mahzenlerden oluşan bir komplekste yer almaktadır.

Castle Hill'in ortasındaki meydanın merkez noktasında Holy Trinity Heykeli bulunmaktadır. Uzun beyaz heykel, 1691-1709 veba salgınının kurbanlarını anmak ve şehri gelecekteki kötü durumlardan korumak için 1713'te inşa edilmiştir. Batıl inançlı sakinler, bu heykel sayesinde veba salgınının asla geri dönmediğine inanmışlardır.
Matthias Kilisesi bu bölgedeki en çok ilgi gören yapılardan biridir. MS 1015'ten beri burada bir kilise bulunmaktadır. İlk kilisenin detaylarının 1242'de Moğol istilası ile yok olduğu düşünülmektedir. Macar Kralı IV. Bela yeniden inşa ettirse de 100 yıl sonra bunu beğenmeyen Büyük Louis, 1370 yılında Gotik bir tarzda yeniden yaptırmıştır. Büyük çan kulesi daha sonra çökünce Matyas Corvinus bazı eklemelerin yanında 197 fit yüksekliğindeki güney kulesini inşa ettirmiştir. Meryem Ana Kilisesi olarak adlandırılsa da, çoğu yerli, şapelin içinde Çek prensesi Katalin Podjebrád ile evlenen bu popüler kraldan sonra buraya Matthias Kilisesi demektedir. Burası 150 yıllık Osmanlı döneminde ise Macaristan’ın en büyük camisi olarak kullanılmıştır.

Budapeşte'deki masalsı beyaz kuleleriyle romantik Balıkçılar Kalesi, en çok fotoğraf çekilen ve en çok ziyaret edilen turistik yerlerdendir. Balıkçı Burcu, Macar devletinin 1000. kuruluş kutlamaları çerçevesinde 1895 ve 1902 yılları arasında inşa edilmiştir. Orta Çağ'da, 19. yüzyıla kadar mevcut gözetleme kulesinin yerinde kalın kale duvarları vardı. Duvarların alt kısmında yaşayan balıkçılar loncası bulunuyordu. Tuna Nehri ile kale surları arasında bir kapıdan geçen balıkçılar, nehirden tuttukları balıkları kalenin yukarısındaki balık pazarında satarlar, savaş zamanında kale'ye çıkarak savunma görevine katkı yaparlardı. Bastion, adını Orta Çağ'da şehir surlarının bu bölümünü savunmaktan sorumlu olan balıkçılar loncasından almıştır. Balıkçılar Burcu'nun yedi kulesi, Karpat Havzası'na yerleşen yedi Magyar kabilesini temsil etmektedir. İkinci Dünya Savaşı'nda bombalanan tabyalar 2006 yılında restore edilmiştir ve panoramik seyir terasına sahiptir.

Bu bölgede bulunan Mary Magdalene Kulesi, Gotik bir 13. yüzyıl Fransisken Kilisesi'nin yerine inşa edilmiştir. Orijinal kilise, 1456 Belgrad Savaşı'nda Osmanlılara karşı Macaristan'ın kazandığı zaferin bir kahramanının adını almıştır. Osmanlılar daha sonra şehri ele geçirdiğinde, Buda'da camiye dönüştürülmeyen ve aktif bir kilise olarak kalan tek kiliseydi.

Burç boyunca yürürken, kuzeyde Savaş Müzesi'ni ve Macar Ulusal Arşivleri binasını göreceksiniz. İçeri girmeseniz bile arşiv binasının büyüklüğünü ve kiremitli çatısının güzelliğini görmeden geçemezsiniz. Viyana Kapısı yakınlarındaki bölge, Orta Çağ'da Yahudi olmayan tüccarlar için bir pazar işlevi görmüş ve ticaret için de bir dönüm noktasıydı. Kapıdan geçip 10 gün yürürseniz Viyana'ya ulaşacağınız söylenmektedir. Kapıyla aynı hizadaki evlerden Buda'nın harika manzarası izlenebilmektedir. Thomas Mann’ın 30’lu yıllarda burada sık sık kaldığı söylenmektedir.

Budapeşte'nin Gellért Tepesi'nin gizli bir köşesinde Macar heykeltıraş Nándor Wagner’in "Felsefe Bahçesi" bulunuyor. Wagner'in eserdeki amacı, dünya dinleri arasında karşılıklı anlayışı teşvik etmekti. Heykel grubu; Wagner'in dünyanın başlıca dinlerinin kurucuları olarak gördüğü bir iç çembere sahiptir. Etrafında toplandıkları küre, bir yumruk büyüklüğündedir ve bu büyük düşünce okulları tarafından tapılanların benzerliklerini temsil etmeyi amaçlamaktadır.
Bu gerçeküstü buluşmada kenardan bakan Mahatma Gandhi, Daruma Daishi (Bodhidharma) ve Wagner'in manevi aydınlanmayı teşvik etmede liderler olarak gördüğü Aziz Francis bulunmaktadır.
GÜL BABA
16. yüzyıl Osmanlı asker-dervişinin anısına yapılan türbe ve gül bahçesi, yalnızca tarihî bir anıt değil; sergiler, kafe, etkinlikler ve eşsiz bir atmosfer sunan canlı bir kültür merkezidir. Buraya ulaşmak için tramvay ya da otobüs kullanarak belirli bir noktadan sonra tepeye yürümenizi öneriyorum. Kaleden inerek Gül Baba türbesine yürümek ve geri yürüyerek dönmek denenmiş ve önerilmeyen bir yöntemdir.


Esas ismi Cafer olan Gül Baba, Veli Baba Dergâhı'na mensup bir Bektaşi dervişi olarak tanınıyor. Gül Baba, 1531-1541 yılları arasında Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle on sene Budin’de kalmıştır. Buda'ya gelen bir Bektaşi dervişi, asker ve keşişti. Elinde tahta kılıcı, başında sarı kırmızı gülü ile her daim Gül Baba diye anılmıştır. Efsaneye göre, 1541'de Buda'nın ele geçirilmesi sırasında, Meryem Ana Kilisesi'nin camiye çevrilmesi esnasında kılınan ilk şükran namazında vefat etti. Başka bir iddia ise 1541 yılında Budin Savaşı’nda şehit düştüğüdür. Gül Baba’nın, Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin kıldırdığı ve 200 bin kişinin katıldığı rivayet edilen cenaze namazına Kanuni Sultan Süleyman da katılmıştır. İsmindeki gül; Bektaşi geleneğinde manevi doyumun ve ilahi yakınlığın sembolüdür. Ölümünden sonra Tuna Nehri'nin kıyısında, eski Barut Fabrikası semti (Baruthane Mahallesi) yakınlarındaki bir tepeye defnedildi. Daha sonraki yıllarda mezarının üzerine kapalı bir türbe inşa edildi. Osmanlı döneminde türbenin yakınlarına Bektaşi dervişlerinin yaşadığı bir tekke inşa edildi. Tepe kısa sürede önemli bir kutsal merkeze dönüştü. Osmanlı sonrası Habsburg ordusu türbeye zarar vermedi. Daha sonra Cizvit rahipleri burayı Katolik şapeline dönüştürdü ve türbe yaklaşık iki yüzyıl boyunca bu haliyle varlığını sürdürdü. 1885 yılında Osmanlı hükümeti, Macar mimar Janos Wagner'i türbe ve çevresindeki anıtı restore etmekle görevlendirdi. Wagner, kendi konutunu (Wagner Villası) da içeren yapı kompleksinin etrafına bir istinat duvarı inşa etti. Restorasyonun ardından, 1914 yılında anıt, Macaristan ulusal anıtı ilan edildi. Sonraki yüzyıllarda türbe, Cizvitler tarafından bir şapele dönüştürüldü. 2015'te Macaristan ve Türkiye, türbee ve çevresinin kültürel miras olarak korunması konusunda bir anlaşma imzaladılar ve mimari ve peyzaj çalışmaları 2018’de biterek halka yeniden açıldı. Ziyaretçiler, Osmanlı döneminden kalma türbe ve çevresindeki gül bahçesinin yanı sıra, eski WagnerVillası'nınn bodrum katındaki kültür merkezini gezebiliyor.










